The Devil All The Time İncelemesi

Şaka maka sene sonuna yaklaşıyoruz. Sinema sektörü için bu, iddialı filmlerin vizyona girişi anlamına gelir. Sanıyorum ki The Devil All The Time da, Netflix için ödül sezonu filmi anlamına geldiği için 16 Eylül’de yayınlandı.

Bu yazı aslen Eylül 2020’de yayınlanmıştır.

Aynı isimli kitaptan uyarlanan film, ilk olarak oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Filmde son dönemde çizgi roman uyarlamalarında başı çeken Tom Holland, Sebastian Stan ve Robert Pattinson‘ın yanı sıra Bill Skarsgård, Riley Keough, Jason Clarke, Haley Bennett, Eliza Scanlen ve Mia Wasikowska yer alıyor. Filmin sırf bu kadro için izlenmeye değeceğini söyleyebilirim. “Mahalle dostu Örümcek-Adam” olarak izlediğimiz Tom Holland bu kimlikten sıyrılırken, Robert Pattinson adeta devleşmiş diyebilirim. Kendisi The Batman öncesi son sınavını geçmiş oldu böylece.

Marvel hayranlarına da bir dipnot, aslında Sebastian Stan’in rolü için başta Chris Evans ile anlaşılmış. Kendisi zamanlama sorunları sebebiyle işten ayrılırken, yerine MCU’da da en yakın arkadaşı rolünde izlediğimiz Stan’i önermiş.

Filmi izlemeyenler için konunun Ohio çevresinde yaşayan ve içinde “Şeytan”ı barındıran insanların hikayesini anlattığını söyleyebilirim. Kitap uyarlaması olduğundan bahsetmiştim, film de kitabın yazarı Donald Ray Pollock anlatıcılığında ilerliyor. Verilen kitap okuyormuşsunuz hissiyatı, yaratılan güçlü Amerikan taşrası atmosferi ve başarılı oyunculuklarla birleşince zaten izlemekten başka çareniz kalmıyor.

Şimdi gelelim SPOILERLI değerlendirmeye.

The Devil All The Time, anlatısını Tom Holland’ın canlandırdığı (ki kendisi 40-50. dk civarlarında görünüyor ilk) Arvin karakteri üzerinden kuruyor. Holland’ın ortaya çıkmasının bu kadar sürmesinin sebebi, çocukluğunun başkası tarafından canlandırılması. Açıkçası Holland o içine kapanık ama sert olmaya çalışan ve babasına fazlasıyla benzeyen karakteri çok iyi canlandırıyor. Ancak bu canlandırmanın bize geçmesi için “çocukluğuna inmemiz” gerekiyordu. Giriş kısmının bu kadar uzun tutulmasının sebebi zaten karakterlerin psikolojik temellerinin atılması. Bu kısımlarda özellikle Bill Skarsgård’ın oyunculuğu dikkat çekiyor.

Uzun bir girişat, zamanda atlamalar ve çokça karakterle başlıyor The Devil All The Time. Filme odaklanmayı zorlaştırıyor bu durum ancak, kitap okumak böyle bir şey. O başlangıcın, karakterlere alışmanın biraz zor olması lazım. Sonrasının gayet akıcı olduğunu söyleyebilirim.

Bu akıcılıkta es geçilen bir şey var: mekanlar. Kasabalardan bahsediliyor, birkaç kez harita görüyoruz filmde, hatta açılış sekansı direkt olarak yer isimlerine odaklanıyor. Görüntü yönetimi Amerikan taşrası atmosferini yaratmakta başarılı olsa da, yaşayan kasabalar göremiyoruz pek. Arvin’in Meade şehrinden çıkıp oraya dönmesi dışında pek bir şey ifade etmiyor mekan adları.

“İnanç” bence en önemli teması filmin. Bill Skarsgård‘ın oynadığı Willard karakterinin inancını yitirişini görüyoruz savaşta. Savaş dönüşü tanıştığı iyi kalpli kızla bir yuva kurunca Tanrı ile arası düzelmeye başlıyor Willard’ın. Ancak o topraklara her zaman hakim olan şeytan, karısını buluyor ve karısı kansere yakalanıyor. İşte burada dua etmeye adıyor kendini ve çocuğu Arvin’i. Daha sonra benzer dönüşümü Arvin geçiriyor. Köpeğinin kurban edilmesine rağmen annesini kurtaramayan Tanrı’yı, Arvin terk ediyor bu sefer.

Willard’ın memleketi Coal Creek‘te ise inanmaktan vazgeçen bir karakter göremiyoruz. Willard da son zamanlarını inançlı geçirirken, Arvin bir daha asla dönüş yapmıyor dine.

Coal Creek ve Meade’in yanı sıra hikayenin üçüncü ayağı ise “otostopçu katilleri” biliyorsunuz. Film, ilk kritik crossover‘ını bu katiller ile Coal Creek’teki vaizi karşılaştırarak yapıyor. Tanrı’yla konuştuğunu sandığı için karısını öldüren vaiz Roy Laferty rolünde ise Harry Melling şaşırtıcı bir performans sergiliyor – ki kendisinin Harry Potter serisindeki “şişman kuzen” Dudley Dursley olduğunu söylersem daha da şaşıracaksınızdır.

Bu karşılaşma aslında pek etkileyici değil. “Hım, olaylar böyle böyle bağlanacak demek ki,” demekten başka bir şey düşündürmüyor başta. İşler Sandy’nin, Meade’in şerifi Bodecker’ın kardeşi olduğunu öğrendiğimizde karışıyor. İnanç üzerine hep bir şeyler söyleyen film, Arvin’in ailesi öldüğünde olay yerine geldiğinde karşılaştığımız Bodecker’ı da şehrin pis işlerine katarak yine şeytanı çağırıyor doğrusu. Ve bu sefer de kötülük üzerine bir şeyler söylemeye başlıyor. Yalnız, “kötülük” bu kadar belirgin bir tema iken, şiddet ve ölüm sahnelerinin dikkat çekicilikten uzak olması oldukça enteresan ve iyi bir tercih. Çünkü şiddet bu toprakların köklerinde var. Bu topraklarda yaşayanların ise şiddete ihtiyacı var.

Son cümlemde söylediğim şeyi yönetmen ve senarist Antonio Campos’un özellikle Arvin üzerinden vermeye çalıştığını düşünüyorum. Nekrofili fotoğrafçıyı, pedofili vaizi ve yozlaşmış şerifi Arvin’e temizletirken, “insan öldürmenin” bunların yanında nasıl kaldığını sorgulatıyor; annesiyle şarkılar söyleyip köpeğiyle koşturan Arvin’in, babasının baskılarıyla şiddete eğilimini izlediğimiz için de “onun aslında iyi bir insan olduğunu” bize düşündürtüyor. Bodecker pompalı tüfekle Arvin’in üzerine yürürken Tom Holland’ın “Ben kötü biri değilim,” bağırışını hatırlayın. Holland soğukkanlılıkla birileri öldürüyorken, o sahnede eski masum Arvin’e dönüşüveriyor birden.

İkinci kritik crossover da Arvin’in büyüdüğü şehre dönerken otostopçularla karşılaşmasıydı tabii ki. Bu karşılaşma ilkinden daha etkileyiciydi. Tempo böylelikle filmin sonlarında tavan yaptı ve Arvin, şerif Bodecker’ın kardeşini öldürdüğünü anladığında heyecanlandık.

Arvin o pislik vaizi öldürdü, hatta Coal Creek’teki polise göre “belki de çocuk iyi bir şey yaptı” ama işte, Ohio affetmiyor dostlar çünkü pedofili papazı temizleyen adam Maede’deki şerifin kız kardeşinin katili çıkabiliyor.

Bütün filmi gözden geçirmiş bulundum ancak kiliseden pek bahsetmedim. Açıkçası gerek örümceklerin dökülüşü, gerek vaizin sanrılardan bahsettiği konuşması ile oldukça etkileyici anlara sahiplik etti kilise. Açık ara en beğendiğim oyunculuk ise Robert Pattinson’a ait. Karısını aldatan pedofili vaiz rolünde çok iyi iş çıkarıyor. Cümle oldukça tatsız oldu ama adamın başardığı şey zaten yeterince pislik ve manipülatif görünebilmek.

Sonuç olarak “Amerikan kasabalarındaki birkaç karakterin yozlaşma öyküsü” olarak görebileceğimiz The Devil All The Time, etkileyici sahneleri ve dev oyunculuklarıyla, sinema salonlarından uzak kaldığımız 2020 yılında izlenmeyi kesinlikle hak eden yapımlar arasında yerini alıyor.